Tarihin Sıfır Noktası; Göbeklitepe

1983’te keşfedilen ancak önemi anlaşılamayan Göbeklitepe, 1992’te Klaus Schmidt ve ekibinin yaptığı kazılar sonucunda gün yüzüne çıkmış ve tüm dünyada büyük yankı uyandırmıştır. Gelin tarihin sıfır noktası olarak adlandırılan Göbeklitepe’yi beraber inceleyelim.


Yıl 1983, yer Şanlıurfa.
Şavak Yıldız Örencik köyünde tarlasını sürerken bulduğu oymalı taşı müzeye götürür fakat kimse bu taşın tarihin akışını değiştirecek nitelikte olduğunu anlamaz ve eser sıradan bir arkeolojik buluntu olarak Urfa Müzesi’nde sergilenmeye başlar. Bu sırada yöreye araştırma yapmak için gelen Alman arkeologlar Urfa Müzesi’ndeki oymalı taşı görür ve bölgeye bir keşif turu düzenlemek ister. Keşifleri sonucunda ekip, Klaus Schimdt başkanlığında emsalsiz bir tapınak bulacaklarından habersiz bir şekilde kazılara başlar.

1992 yılında başlayan ve günümüzde de devam etmekte olan kazılarla birlikte dünyanın bilinen en eski ve en büyük ibadet merkezine ulaşılır. Bu bölgede tespit edilen 20 tapınaktan sadece 6 tanesi bile tüm dünyanın ilgisini çeker ve kazıları merakla takip etmelerine sebep olur.

Peki bu anıtsal buluntular bize ne anlatır? Tarihin akışını nasıl değiştirir?

Bizleri Stonehage’den 7000 , Mısır Piramitlerinden 7500 sene geriye götüren, MÖ 12000’e konumlanan Göbeklitepe’de yaşam, küçük topluluklar halinde toplayıcılık ve hayvancılık faaliyetleriyle yürür.

Tapınağın yapımında kullanılan ağır taşların ve yüksek sütunların el arabaları ve yük hayvanları olmadan yaklaşık 2 kilometre uzaklıktaki kayalık bölgelerden Göbeklitepe’ye getirilmesi için belki de tarihte ilk kez insanlar bu kadar organize olur. Tarih derslerinde öğretilen ‘göçebe toplulukların tarımı öğrenerek yerleşik hayata geçtiği’ tezini çürüten arkeolog Schimdt, avcı ve toplayıcı grupların Göbeklitepe gibi inanç merkezlerinde sık sık bir araya gelmesi sonucunda oluşan bir yerleşik hayattan bahseder. İnsanların ibadet noktalarına yakın olma arzusundan ve çevrede herkese yetecek düzeyde kaynak bulunmamasından dolayı insanlar tarıma yönelir. Kısacası insanların dini mabetlerin etrafında kalma isteği sonucunda yerleşik hayat tarımı getirir.

Yakın zamana kadar Neolitik Çağ’da arkeologlara göre sınıf ayrımının olmadığı kabul edilir fakat Göbeklitepe bu görüşü de değiştirir. Çünkü uzmanlara göre bu derece karmaşık bir yapı belli alanlarda uzmanlaşmayı gerektirir. Bu durumda, tarihte ilk kez kamusal alanda sosyal sınıfların doğmuş olabileceği sonucu çıkabilir. Peki Neolitik Çağ’ın gizemini açığa çıkarmaya başlayan bu tapınakların ortak özelliği ne ?

İnsanları temsil ettiği düşünülen, dairesel biçimde dizilen ve sayıları 10 – 12 arasında değişen sütunlar T şeklinde örülür. Yapının ortasında ise iki dikili taş karşılıklı olarak dizilir. Böylece ortak bir görünüme sahip olurlar. Boyları 3 ile 6 metre, ağırlıkları 40 ile 60 ton olan T şeklindeki taşların üzerindeki hayvan figürleri oldukça dikkat çekicidir. Bazı figürler Neolitik Çağ’da Anadolu’da aslanların yaşamış olduğu varsayımını doğurur. Mağara duvarlarında görmeye alıştığımız avcılıkla ilgili çizimler yerine taşların üzerine kabartma tekniğiyle işlenen hayvan figürleri arkeologlara göre tapınağa ziyarete gelen kabilelerin sembolleri olarak nitelendirilir ve bu figürler Neolitik Çağ’dan kalan en eski resimlerdir.

Göbeklitepe’den çıkarılan bazı taşlar ve heykeller Türkiye’nin en büyük mozaik ve arkeoloji müzesi olan, Şanlıurfa Arkeoloji ve Mozaik Müzesi’nde sergilenir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir